Bireysel el emeğine saygı

Eşyanın Dilinden Anlamak – Shop Class as Soulcraft: An inquiry into the value of work
Matthew B. Crawford

Kitap aslında el emeğine vurgu yapan, tutkuyla yapılıp ustalığa ulaşılan iş türlerini teorik olarak desteklemeyi gözeten bir güzelleme… Türkçe başlığı beni yanıltmıştı. Söz konusu olan eşya değil: Bireysel el emeği… Nitekim çeviriyi yapan Banu Karakaş Türkçesine duyduğu güvenle kendi algısını temel alarak özgür bir çeviri yapmış gibi görünüyor.

Matthew, okuyacağı kadar okumuş, doktorasını da yaptıktan sonra motosiklet tamirciliğine başlamış. Zaten, geçmişinde, otomobillere düşkünlüğü nedeniyle, hep birtakım işlerde çalışıp çıraklık etmişliği var. Bir işi, iş olduğu için değil, yalnızca müşterisine bir çözüm üretmek için de değil, kendini vicdani olarak da tatmin etme duygusuyla yapmanın farkını yansıtmaya çalışmış kitabında. Eğitim sisteminin; çarkından geçirdiklerine geçimini sağlama yeterliliği oluşturmaması nedeniyle el emeğini değerlendirmek isteyenleri erkenden uyarmış olmaya da yarayabilecek bu kitap Aristoteles’ten Heidegger’e çok sayıda felsefe ve bilim insanını tanıklığa çağırdığı için tamamen bir deneyim kitabı da sayılmaz; yine de çok sayıda ve güzel örnekleri de var. 

Otomobil ve motosiklet tutkusuna bakınca hiçbir yakınlık kuramadığım Matthew ile siyasete yaklaşım konusunda da yeterince uzak olduğum anlaşıldı. Fakat Taylor eleştirisi dahil, gündemine aldığı beyaz yakalı yaşam ve tüketicilik eleştirileriyle hoşça zaman geçirdiğimi düşünüyorum.

Matthew satır aralarına serpiştirdikleriyle ilerlemeci-cumhuriyetçisinden demokratına Amerikalıların ezici çoğunluğunun ezbere anti komünistler olduklarının kendi cephesindeki kanıtı olduğunu ortaya koyup durdu.

Yaşamak – Yu Hua üzerine

“Okuyoruz Hocam”daki kışkırtmalar; “Yaşamak”ı okuma listeme almama neden olmuştu. Korona günlerine denk düştü; okudum.

Kitabın başında Yu Hua ve Yaşamak ile ilgili notlar var. 1993’te yayımlanan kitabın Çin’de hemen yasaklandığını öğreniyoruz. Kitabı okuyunca anladığım o ki; Yu Hua’nın önünü açan ve ününü sağlayan karar da işte bu yasak… Çinli bir yönetmen kitabı hemen sinemaya uyarlıyor ve 1994’te Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü alıyor. You Hua’nın bu kitabını çok beğendim fakat diğer kitaplarını okumayı düşünmüyorum. Çünkü, “Batı”nın yemlediği bu tür unsurların daha sonrasında “normal”lerini sürdürebilme şansı bulabileceklerini sanmıyorum. Artık ortada bir sipariş var, yeni ürünleri bu siparişin isterleri belirleyecektir.

Dediğim gibi; romanı beğendim. Çin Devrimi çok arka planda kullanmış. Fakat bir türlü tanıyamadığımız Çin ile ilgili bazı bilgiler edinmek isteyenler için verilen ipuçlarına çok fazla anlamlar yüklenmeye çalışıldığını düşünüyorum. Nitekim talihsiz yasak kararını koyanlar da aynı hatalı yaklaşımdan yola çıkmış olabilirler diye düşünüyorum.

Kitabı okumayı düşünenlerin heyecanlarını eksiltmemek için tekil örnekler üzerinde durmayıp genelleyerek açıklamaya çalışacağım. Kitabı okurken; nüfusu milyara yakın bir ülkede; içinde 2. Dünya savaşındaki Japon İstilasını da barındıran 1927-1949 arasındaki İç Savaşı yaşadıktan sonra kurulmuş bir Halk Cumhuriyetinin 10. yılından sonra doğmuş bir köy çocuğunun anılarından esinlenen bir kurguda bulunduğunuzu unutmamamız gerekiyor. Yoksulluk zeminin ne kadar güçlü olduğu romanın kahramanı Fugui’nin gençliğindeki zenginlik dönemlerinden anlaşılıyor. Fakat biz yoksullukla Fugui’nin “Kültür Devrimi”ne denk gelen yoksulluk günlerinde daha çıplak bir biçimde karşılaşıyoruz. Bu dönemde Çin Devriminin kılcal damarları üzerinden erişmeye çalıştığı en küçük birim olan bu köyde onlarca farklı değerlendirme olasılığından biri Fugui aracılığı ile bize ulaştırılıyordu. Yu Hua’nın romana yerleştirdiği ve olumsuz algıya neden olan örneklerin hepsinin arkaplanında bir iyiniyet ve samimiyet bulunduğunu da hissettirmekten geri durmamış olduğunu görüyorum. Bu tutum bir yanıyla kitabı nedeniyle bir sorun yaşamamayı düşünmekten kaynaklanıyor da olabilir tabii ki. Fakat, örnekler sonuçta radikal kuruluş dönemlerinde yaşanması olasılığı çok yüksek sorunlara değinmeler olarak görülebilirdi.

Toplama baktığımda şunu görüyorum: Bu kitabı yasaklayan kurum sayesinde okuduğum “Yaşamak”; edebiyattan hoşlanan bazı Çinliler arasında hoş bir “Kültür Devrimi” eleştirisi olarak kalabilirdi. Yu Hua da birkaç güzel kitap daha yazabilirdi. Yasakçılar, kitabın daha fazla yaygınlaşmasına neden oldukları gibi, Çin Devriminin zayıflıkları üzerinden geçimini sağlayacak bir kaynak daha üretmiş oldular. Böylece sığ anti-komünist eleştirilerden esinlenmeye elverişli entellektüel kesimlere de fırsat sağlamış oldular.

Kişisel olarak, bu kitabı okumuş olduğum için yasakçılara teşekkür etmem gerekebilir, fakat yüzeysel eleştiriler için yarattıkları fırsatların verdiği zararı benim kapatabilme şansımın olmadığını biliyorum. Romandaki eleştirel yanların ne kadar zayıf ve önemsiz konular olduğunu belki de “Yaşamak”tan bağımsız olarak başka yazılarda yapmak gerekebilir.

Independent Türkçe ha!

independentturkish.com adresli bir haberi okuyunca ilgimi çekti. “Bağımsız Türkçe” demiyordur herhalde diye düşündüm; belki “bağımsız Türk”dür dedim: The Independent”ın Türkçesi çıktı. 

Basındaki gelişmeleri yakından izlemeyince böyle şeylerin farkına varmıyorsunuz. Ulusal yayınlarda küreselleşme doğrultusunda hızlı bir gelişme var. BBC bu işlerin eskilerindendir. 2. Dünya Savaşı yıllarında kurulan VOA’nın zaten işi buydu. Almanlar DW’yi daha etkin kullanmaya çalışıyor. Basın çevresi bu işleri daha iyi anlatabilir. 

Ben Independent Türkçe’ye 10 dakika ayırınca şunları gördüm. Independent Türkçe’yi; Arapça, Farsça ve Urducasını da üstlenmiş olan Media Arabia diye bir kurum yayınlıyor. Media Arabia da Saudi Research and Marketing Group’a (SRMG) ait. Sahibi, Suudi Arabistan Kültür Bakanı da olan Suudi Prenslerinden biri… 

Bunları 2018 yazındaki Guardian’ın haberinden öğreniyorsunuz. İçeriğin neredeyse tamamının Londra, İslamabad, İstanbul ve New York’ta bulunan SRMG gazetecileri tarafından üretildiğini ve Riyad ile Dubai’deki operasyon personeli tarafından da desteklendiklerini anlıyorsunuz.

Dünya basınının ne durumda olduğunun farkında olmak iyidir. Dünya hakkındaki yargılarımızı dünya hakkındaki bilgilerimize dayanarak üretiyoruz. Dünya hakkındaki bilgilerimiz de bize bu medya araçları üzerinden geliyor. O kadar çok güncel bilgi var ki; bu medya araçları; bilmemizi istediklerini bizimle paylaştıklarında bile çok önemli bir yanılsamaya yol açabilirler. Fazladan; nasıl bilmemiz gerektiğini yönetmeyi de çok iyi öğrendiler.

Yani durum “Oooo! Independent’ın Türkçesi!” durumu değil… 

İstanbul’da Kaç Büyükşehir Var?

21 Mart 2020’de 65 yaş ve üstü ile kronik rahatsızlığı olanlara sokağa çıkma yasağı getirildi (1).

4 Nisan 2020’de de 30 büyükşehir için Corona virüsü salgını nedeniyle giriş – çıkış yasağı getirildi ve 01.01.2000 tarihinden sonra doğan vatandaşların sokağa çıkmaları sınırlandırıldı (2).

3 Nisan’da büyükşehirlerdeki vaka sayılarına bakarsak şunu görürüz (3):

BüyükşehirVaka sayısıNüfusTehdit
Büyüklüğü
Adana2412.237.94010,8
Ankara8605.639.07615,3
Antalya1022.511.7004,1
Aydın201.110.9721,8
Balıkesir1061.228.6208,6
Bursa2593.056.1208,5
Denizli861.037.2088,3
Diyarbakır461.756.3532,6
Erzurum78762.06210,2
Eskişehir118887.47513,3
Gaziantep492.069.3642,4
Hatay321.628.8942,0
İstanbul12.23115.519.26778,8
İzmir1.1054.367.25125,3
Kahramanmaraş281.154.1022,4
Kayseri1301.407.4099,2
Kocaeli5001.953.03525,6
Konya6012.232.37426,9
Malatya66800.1658,2
Manisa1001.440.6116,9
Mardin51838.7786,1
Mersin171.840.4250,9
Muğla46983.1424,7
Ordu88754.19811,7
Sakarya3371.029.65032,7
Samsun1671.348.54212,4
Şanlıurfa182.073.6140,9
Tekirdağ1211.055.41211,5
Trabzon87808.97410,8
Van241.136.7572,1
29 Büyükşehir5.48349.150.22311,2
30 büyükşehirin yer aldığı bu tablonun son toplamında yalnızca 29 büyükşehir gözetilmiş, İstanbul dahil edilmemiştir.

Bu kararlar sayesinde örneğin Bursa (259) ile Balıkesir (106) aralarındaki geçişler ve bu kentlere gelecek ve ayrılacak olanların engellenmesiyle salgının yayılmasının önüne geçilmiş oluyor. Aynı şey Samsun (167) ile Ordu (88) için olduğu gibi Gaziantep (49), Urfa (18), Diyarbakır (46), Mardin (51) için de geçerli. Bu illerin yanında parantez içinde gösterilen sayılar bu illere giriş çıkışın yasaklandığının öncesinde belirlenen COVID-19 vakalarının sayısını göstermektedir.

Peki ya İstanbul (12.231) ne olacak? O da dışarıyla bağlantısını kesince Türkiye’deki toplam vakaların yaklaşık %56’sını barındırıyor olmasına rağmen kendi içindeki tüm geçişlere açık biçimde salgının yayılmasına karşı nasıl korunacak?

Düşünün Ordu ile Samsun’da yaşayanların COVID-19’u birbirlerine bulaştırmasını engellemeyi sağlarken Kadıköy’le Maltepe arasında 20-65 yaş arasındaki insanlar vızır vızır işlerine, alışverişlerine gidip gelecek; biz de onlardan sosyal mesafeye uymalarını, eve gidince de ellerini en az 20 saniye sabunla yıkamalarını isteyeceğiz. Aynı şey İstanbul’un bütün ilçeleri için geçerli. İstanbul’da Ordu ölçeğinde 20 tane büyükşehir varken belirlenmiş en yüksek COVID-19 vakasına sahip İstanbul’u büyükşehirlerden yalnızca biri olarak görüp davranmanın hesap-kitapla, akıl ve mantıkla açıklanabilir bir yanı yoktur.

Yukarıdaki tablonun son sütunu; testin çok sınırlı ölçülerde yapılması nedeniyle, belirlenen vakaları; belirlenemeyenler için de bir ölçü olarak varsaymaktadır ve 100.000 kişideki vaka sayısını göstermektedir. Bu durumda da İstanbul’daki tehdit ölçeği diğer büyükşehirlerin ortalamasından 7 kat daha büyüktür.

4 Nisan 2020’de alınan büyükşehirlere giriş-çıkış yasağı kararında bu kadar basit gerçeklerin gözardı edilmesi hızla giderilmeli ve İstanbul için özel önlemlerin alınması sağlanmalıdır.

(1) https://www.icisleri.gov.tr/65-yas-ve-ustu-ile-kronik-rahatsizligi-olanlara-sokaga-cikma-yasagi-genelgesi

(2) https://www.icisleri.gov.tr/sehir-giriscikis-tebirleri-ve-yas-sinirlamasi

(3) https://tr.euronews.com/2020/04/02/turkiye-de-covid-19-salgini-son-24-saatte-neler-oldu

İnsanların Sağlık Sorunları Kapitalizmin Çözüm Geliştirebileceği Ölçeği Çok Aştı!

Önceki yazıda, Dünya Ekonomik Forumu’nun COVID-19’u göz göre göre 2020 riskleri arasında saymamasını küresel sermayenin bir zayıflığı olarak tanımlamış olmamın her şeyi açıklamadığını biliyorum. İşin bu boyutunu öne çıkarmamın basit nedeni, yaşadığımız “hız” çağının sunabileceği fırsatları örneklemekti. Öte yandan aynı rapor yakıcı riskler arasında saymasa bile sağlıkla ilgili gelişmeleri bu tür bir rapor ölçeğine göre çok ayrıntılı bir biçimde değerlendirmekteydi. Şimdi biraz da bunun üzerinde durmak istiyorum.

Rapordan okumak daha aydınlatıcı olabilir. Sağlıkla ilgili bölümün “birazcık” iyileştirilmiş bir Google çevirisini de bağlantılar arasına koydum ki dileyenler çevirinin iyileştirilmesine de yardımcı olabilirler. 

Raporun bu bölümünün önemli bulduğum cümlelerini bazı yerlerini işaretleyerek alt alta sıralasam bile ilgiyi çekmek için yeterli olabileceğini umuyorum (Bu maddelerdeki renkleri, kalın ve yatık özellikleri ben ekledim; köşeli parantez içindekiler ise çevirinin kolaylaştırılması içindir):

  • New York, 2019’da tamamen önlenebilir kızamık salgınına yanıt vermek için 6 milyon dolar harcadı.
  • Dünya Sağlık Örgütü, Antimikrobiyal direncin 2050 yılına kadar 10 milyon ölümle sonuçlanabileceğini tahmin ediyor.
  • 195 ülke genelinde türünün ilk örneği olan kapsamlı bir sağlık güvenliği ve ilgili yetenek değerlendirmesi, dünya çapında temel zayıflıklar bulmuştur: Hiçbir ülke yerel ya da küresel bir salgınla baş etmeye tamamen hazır değildir (https://www.nti.org/newsroom/news/inaugural-global-health-security-index-finds-no-country-prepared-epidemics-or-pandemics/). 
  • Önde gelen dört bulaşıcı olmayan hastalık – kalp hastalığı, kanser, diyabet ve solunum hastalıkları ile birlikte zihinsel hastalıklar – küresel ekonomiye (tedavi ve üretkenlik kaybı olarak) 2010’larda ve 2020’lerde tahmini 47 trilyon ABD dolarına mal olacak.
  • Bulaşıcı olmayan hastalıklar her yıl 41 milyon ölüme yol açıyorlar; bunların% 85’i …. düşük ve orta gelirli ülkelerde. 2030’a kadar Dünya Sağlık Örgütü bu rakamın 11 milyon artarak toplamda 52 milyona ulaşmasını bekliyor.
  • Her yıl 10 milyon yeni vaka eklenen Demansın 2030’a kadar 2 trilyon ABD dolarına mal olması bekleniyor.
  • zengin ülkelerde bile, bulaşıcı olmayan hastalıkların tıbbi ve sosyal bakım maliyetleri sağlık sistemlerini iflas ettirebilir.
  • yaşlı bakımı gerekli ekonomik büyümeyi engelleyebilir; yaşlanan seçmenler, eğitim, altyapı ve iklim dayanıklılığı gibi konulardan çok emeklilik ve sağlık hizmetleri harcamalarına öncelik verebilirler.
  • Hava kirliliği, üretkenlik azalmasına neden olarak dünyaya 5 trilyon dolardan fazlaya mal oluyor.
  • 2080 yılına kadar, aşırı küresel ısınma, bir milyar insanı Avrupa ve Doğu Afrika gibi daha önce etkilenmeyen bölgelerde sivrisinek hastalıklarına maruz bırakabilir.
  • daha fazla insan daha uzun süre yaşadıkça ve yeni ilaçlar ve teknolojiler geliştirildikçe artan talep ve beklentiler mevcut “bakımı finanse etme” yaklaşımlarını zora sokmaktadır.
  • Çoğu sağlık sistemi yetersiz sayıda doktor, hemşire ve diğer sağlık çalışanı istihdam etmekte ve yeterince eğitmemektedir. Örneğin, Birleşik Krallık Ulusal Sağlık Servisi, hastane ve toplum hizmetlerinde tahmini 94.000 doldurulmamış boş pozisyonu vardır.
  • Bireysel sağlık çalışanlarının hataları sadece hastalarını etkilerken, [giderek daha yaygın kullanılma eğilimi olan] Yapay Zeka hatalarının sonuçları tamamen yeni bir ölçekte ortaya çıkabilir.
  • Önümüzdeki birkaç yıl içinde, çoğunlukla kanser için, 15 ila 30 arasında [kişisel kullanım bedeli] milyon dolarlık yeni ilacın pazara girmesi bekleniyor.
  • [Kişisel sağlık verilerinin daha çok kullanımını özendiren koşulların artmasıyla birlikte bu verilerin olumsuz kullanım riskinin artması]

Raporun bu bölümü; benim gözümde, insanlığın sağlık sorununa kapitalizmin bir çözüm bulamayacağını özetleyen bir çerçeve çiziyor. Yapmak istediğim bu çerçeveye dikkati çekmek. Yeni Korona Virüsü COVID-19’un neden olduğu krizi değerlendirirken, sıradan bir dünya vatandaşı bunların farkında olmasa da küresel güç merkezlerinin bunları çok daha geniş bir çerçeveye oturtan farkındalıkla hareket ettiğini bilmek yararlı olur diye umuyorum. Raporda tanımlanan bu durumun sıradan bir dünya vatandaşının da farkına varmasını sağlamanın yollarını bulmak önemli bir görevdir.

Küresel Riskler ve Küresel Güçler

Yeni Korona Virüsünü bir sosyal medya olayı olarak da izliyoruz. Bu durum olayın çok yönlü değerlendirilebilmesi açısından önemli bir fırsat sunuyor. Sistem eleştirisi için kullanıldığı gibi gülünecek yanlarını da buluyoruz. Alınacak önlemler konusunda doğru ile yanlışın iç içe geçtiği çok büyük ölçekte bilgi paylaşılıyor. Salgının yayılması konusundaki gelişmeler -verilen bilgilere güvenilmese bile- ilgiyle izleniyor.

Ben de kişisel olarak biraz farklı bir noktaya dikkati çekmek istiyorum:

Sermaye; geleceğe yönelik hesaplarını yaparken bir dizi faktörü hesaba katar. Bunlar arasında geleceğin barındırdığı riskler önemli bir yer tutar. Bu risklerle ilgili benim erişebildiğim en önemli değerlendirmelerden biri Dünya Ekonomik Forumu’nun “Küresel Riskler Raporu”dur. Kolay anlaşılması için iki konuyu biraz açıklamak gerekebilir:

Dünya Ekonomik Forumu: Yerli ana akım medyada, düzenlediği Davos Toplantıları ile tanıdığımız Dünya Ekonomik Forumu, siyaset ve iş dünyasının küresel ölçekteki ileri gelenlerinin temsilcilerinin yer aldığı bir örgüttür. Yıllık cirosu 5 milyar Doların üzerindeki 1000 şirket üyesi olması ve çalışmalarına katabildiği devlet yetkilileri; Dünya Ekonomik Forumu’nun küresel güçlerin önemli araçlarından biri olduğunu düşündürtüyor. 

Küresel Riskler Raporu: Dünya Ekonomik Forumu, en azından 2007’den bu yana her yılın başında Küresel Riskler Raporunu açıklıyor. Bu raporda çeşitli risk başlıkları; gelecek 10 yıl gözetilerek, olasılık ve etkileri açısından sıralanıyor. Böylece sermaye kendi dayanışması açısından her biri için sorun olabilecek riskler konusunda bir veri seti ile yola çıkılmasına yardımcı olmuş oluyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun 15 Ocak 2020’de yayınladığı Küresel Riskler Raporu 2020’nin çok çarpıcı olduğunu düşünüyorum. Aralık başında Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan salgınla ilgili değerlendirmeler 15 Ocak öncesinde yeterince gündeme gelmişti. Her şeyden önce virüsün adı konmuş, ilk ölüm duyurulmuş ve Çin’in bu konuda önlemler almaya başladığı görülmüştü. Fakat raporu duyuran basın bildirisinde Küresel Riskler arasında Salgın Hastalıklardan söz edilmiyordu. İş dünyasını küresel risklerle ilgili olarak uyarmak üzere 15 yıldır düzenli olarak izleyen ve raporlaştıran bu ölçekteki bir kurumun bu konudaki özensizliğini; küresel güçlerin her şeyi denetimleri altında tuttukları ya da tutabilecekleri biçimindeki değerlendirmelerin pek fazla bir karşılığı olmadığının bir göstergesi olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorum. İki ay önce “önümüzdeki 10 yıl içinde gerçekleşme olasılığına göre en büyük 5 risk” arasında:

  1. Olağanüstü hava olayları (örneğin sel, fırtına vb.)
  2. İklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık
  3. Büyük ölçekli doğal afetler (deprem, tsunami, volkanik patlama, jeomanyetik fırtınalar)
  4. Büyük ölçekli biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem çökmesi
  5. İnsan yapımı çevresel zararlar ve afetler

konularını sayan Küresel Riskler Raporu 2020, aynı dönem için etkinin şiddetine göre ilk 5 risk olarak da:

  1. İklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık
  2. Kitle imha silahları
  3. Büyük ölçekli biyolojik çeşitlilik kaybı ve ekosistem çökmesi
  4. Olağanüstü hava olayları (örneğin sel, fırtına vb.)
  5. Su krizleri

başlıklarını sıralıyordu. Gelecek 10 yılın risklerini raporlayan Dünya Ekonomik Forumu’nun bu rapordan 2 ay sonraki sitesinin görünümü aşağıdaki gibidir:

Dünya Ekonomik Forumu Sitesinin ana sayfası – 18 Mart 2020

Biri dışında tüm haber ve başlıklar Yeni Korona Virüsü ile ilgili…

Bu durum, yalnızca devletlerin değil, onların arkalarındaki sermaye güçlerinin de denetimi büyük ölçüde elden kaçırdıklarının önemli ipuçlarından biridir. Diyelim ki, rapor yeterince önceden hazırlandığı için bu arada yaşanmış olan gelişmeler raporda gözden kaçırılmış oldu. Fakat 15 Ocak’ta, rapor basına bir panel aracılığıyla sunulurken, gazetecilerden birinin sorusuna rağmen, DEF Başkanı dahil, raporun boşluğunu kapatmaya yarayacak bir yanıt üreten çıkmadı. Aşağıdaki adresteki videoda bu panelde 44. dakikada sorulan bu soruyu ve 46. dakikada verilen yanıtı izleyebilirsiniz:

Küresel Riskler Raporunun basın duyurusunun yapıldığı Panel videosu

“Risk Raporu”nun ortakları arasında iki büyük sigorta şirketi de var: Marsh & McLennan ve Zurich Insurance Group temsilcileri de sözünü ettiğim panelde konuşmacı olarak bulunuyorlardı. Şimdi bu şirketlerin de sitelerinde “COVID-19” ve “pandemic” başlıklarından geçilmiyor.

Gene de iş ve siyaset dünyasının “Yanan Gezegen: İklim Yangınları ve Siyasal Öfke Savaşlarının Alevi” başlığıyla sunduğu “2020 Küresel Riskler Raporu“na (Türkçesini ben bulamadım maalesef) göz atmak isterseniz adının üzerini tıklayarak erişebilirsiniz.

Örgütlerde Enerji ve Deneyim

ODTÜMİST seçimleri öncesinde sosyal medyada paylaştığım katılımcılık tezlerinden birini, burada biraz daha açmak istiyorum:

Genel Kurul süreçlerinin, Derneğin amaçlarının en üst düzeyde gerçekleşmesini sağlayacak bir sonraki Yönetim Kurulu’nu ortaya çıkarmak üzere; adayların birbirlerini tanıdığı, tarttığı ve işbirliği zeminini güçlendirdiği; katılımcı bir ortamda gerçekleşmesi sağlanmalıdır.

ODTÜMİST’in tüzüğünde; görevi, kabaca, Yönetim Kuruluna “öneri ve dileklerde bulunmak olan” bir Danışma Kurulu var. Bu kurul aslında yukarıda tanımladığım gibi, katılımcılığın bir yönünü destekleyecek bir düzenek olarak kurgulanmıştır. Kurul; derneğin etkin unsurlarını ve geçmiş yöneticilerini temel almıştır. 

Aktif unsurlar; Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulu, Disiplin Kurulu ve Çalışma Grupları Temsilcileridir (Yürütücüleri). Binlerce üyeden oluşan bir örgütün güncel etkinliklerinde yer alan kadrosu budur. Bunların bir araya gelip yapacakları değerlendirmeler çok değerli olacaktır. Onlarla iletişim içinde olduklarından, büyük ölçüde, daha pasif konumlanan üyelerin yaklaşımlarını da yansıtan değerlendirmeler yapacaklardır. 

Bu değerlendirmeleri; deneyim, birikim ve belleğin devrede olacağı biçimde desteklemek üzere de bir önceki dönemin yönetim kurulu ve eski başkanlardan da yararlanılması öngörülmüştür. Böylece öneri ve değerlendirmeler; geçmişin deneyimleriyle harmanlanarak güçlendirilir, olası yan etkileri ve boşlukları değerlendirmelere katılmış olur.

Dernekle ilgili önemli kararların alınacağı noktalarda Yönetim Kurulu; Danışma Kurulu’nu göreve çağırır. Bu önemli kararlardan biri de gelecek dönemin Yönetim Kurulu’nun oluşturulmasıdır.

Yönetimin değerlendirilmesi ve gelecek tasarımı için toplanan Danışma Kurulu; önceki dönemin başarılı yönleri, yaşanan sorunlar, hangi yönetim yaklaşımlarına ağırlık verileceği, yapılması gerekenler, kimin neleri üstlenebileceği gibi konuların belirginleştirilmesini sağlar. Buradan aşağı yukarı bir uzlaşma çıkar. Yönetim bu değerlendirmelerden Faaliyet Raporunu olgunlaştırırken yararlanır. Belirsizliklerin çözülmesi de Genel Kurul’a kalır.

Son yıllarda olmamıştı ama ciddi anlaşmazlıklar çıkarsa iki ya da daha fazla grup da da yönetim için aday olabilir. Fakat sonuçta her şey derneğin en etkili üyeleri arasında özgürce konuşularak o noktaya gelinir. Önemli olan “Derneğin amaçlarının en üst düzeyde gerçekleşmesini sağlayacak bir sonraki Yönetim Kurulunu ortaya çıkarmak”tır. Genel Kurul (üyeler); karar verme noktasında yönetim adaylarından başlayarak öneriler konusunda olabildiğince ayrıntılı olarak bilgilendirilmiş olur.

Bu düzenekte ve işleyişte sorunlar varsa bunlar üzerinde konuşulur, sorunlar giderilebilir. Fakat katılımcılığın canlı bir biçimde gerçekleşmesinin bu güçlü aracının kullanılmaması ve hatta deforme edilip ortadan kaldırılması dernek için büyük bir kayıptır. 

Bu süreç yaşanabilseydi; büyük olasılıkla iki liste çıkmayacak tek liste üzerinde uzlaşma sağlanabilecekti. Çünkü; önceki yönetimden devam etmek isteyen Yönetim Kurulu üyeleri, eleştiriler karşısında, yeniden aday olabilme gücünü bulamayacaklardı. Geri kalan adaylar da güçlü bir yönetim için bir araya gelme şansını elde edebileceklerdi. Bugüne kadar gördüklerimden çıkardığım odur ki; katılımcı süreçlerden kaçan her yöneticiyi diğer tezlerine bakmadan reddetmek gerekir.

Okuyoruz ve Paylaşıyoruz

ODTÜ mezunlarının Ankara’da ve İstanbul’da Dernekler aracılığıyla sahip oldukları birer Edebiyat Kulübü var:

Ankara’da https://www.odtumd.org.tr/edebiyat-kulubu/

İstanbul’da https://odtumist.org/topluluklar/edebiyat-kulubu/ 

Belki başka kentte de vardır. Bu kulüpler belli aralıklarla bir araya gelerek seçtikleri kitaplar üzerine söyleşiyorlar. Her iki dernek de bu kulüplerde çok sayıda mezunu bir araya getiriyor. Mezunlar, okudukları kitaplarla ilgili değerlendirmeleri derneklerinin yayın organlarında da paylaşıyorlar. 

Oxford mezunları, kitap okumada daha kapalı bir yöntemi kullanıyor. Kitap Kulübü diye bir şey kurmuşlar:  https://www.alumni.ox.ac.uk/book-club. Bir e-posta listesi üzerinden, birlikte seçtikleri bir kitap üzerinde 2 aylık dönemlerde yazışıyorlar. Kitap Kulübünü, hiç bir araya gelmeden, bir moderatör desteğiyle yazışarak sürdürüyorlar ve mutlu görünüyorlar. Kulübün, mezunların iletişimini geliştirdiğini söylüyorlar.

Bizde yeni bir şey çıktı: Türk Dili Bölümünden, Sibel Yılmaz Hoca ve ilgili öğrenciler “Okuyoruz Hocam” adlı bir YouTube kanalı açtılar. Gördüğüm kadarıyla her hafta bir öğrenciyle bir kitap üzerine konuşuyorlar. 6 kitap üzerine yaptıkları yayının ilgi gördüğüne inanıyorum. Geçen hafta sonu sosyal medyada paylaştım; işe yaradı sanıyorum. 200 abone 3 günde 250’nin üzerine çıktı. Derneklerin Edebiyat Kulübü üyelerine de erişilebilirse sayının çok hızlı artmasını beklerim. 

“Okuyoruz Hocam” çok yalın ve etkili bir kanal olmuş. Mezunların okuma etkinlikleri ile birlikte etkileşimli ve birbirini besleyen daha geniş bir ortamın üretilebileceğini düşünüyorum. Beklediğim şey şu: Edebiyat Kulüpleri de kendi kanallarını kursalar, hatta kurgusal olmayan kitapları da kapsayan bir kanal da olsa örneğin. Her bir kanal farklı bir biçimde tasarlanabilir. Önemli olan; insanların ilgisini çekip yoğunlaştırabilmesi. Sonra tüm bu kanalları bir güncede birleştirsek. Her birinin haberini bu güncede paylaşsak. Böylece, tüm dünya üzerindeki ODTÜlüler olarak; neleri okuduğumuzu ve okuduklarımızı nasıl değerlendirdiğimizi hem birbirimizle hem de toplumla paylaşmış oluruz. Bakarsınız içimizden birileri de bu paylaşım ortamını daha etkili kılacak güncel araçlar geliştirirler : )

Amsterdam Buluşması ve Avrupa’daki ODTÜ Mezunlarının Durumu

İlgili kişilere daha kolay erişebildiğim için özellikle ODTÜ ile ilgili konulardaki görüşlerimi paylaşırken Linkedin’i gözetmek durumunda kaldım. Bir süre daha bunu sürdürmem yararlı olacak sanıyorum. Yazdıklarımı önce burada paylaşmaya özen göstermeme karşın bu konudaki iki yazıyı önce Linkedinde paylaştım. Burada o iki yazıyı birleştirerek kullanacağım.

Linkedin’in 2020 Ocak sonu verilerine göre Rusya ve Kıbrıs’ı da Avrupa’da sayarsak Avrupa’daki ODTÜ mezunu sayısı 10.337 oldu.

Almanya 1907 İngiltere 1754 Hollanda 1497 Azerbaycan 466 İsviçre 460 Kıbrıs 429 Rusya 417 Belçika 363 İtalya 344 Fransa 336 İsveç 276 Kazakistan 227 İspanya 203 Avusturya 167 Danimarka 135 Polonya 128 Finlandiya 121 İrlanda 115 Arnavutluk 111 Norveç 109 Romanya 97 Çek Cumhuriyeti 94 Ukrayna 70 Lüksemburg 70 Yunanistan 55 Macaristan 48 Kosova 40 Gürcistan 38 Bosna-Hersek 35 Estonya 27 Sırbistan 24 Portekiz 23 Bulgaristan 22 Beyaz Rusya 21 Karadağ 18 Makedonya 16 Slovakya 12 Malta 11 Slovenya 11 Moldova 10 Litvanya 8 Letonya 6 Lihtenştayn 6 Hırvatistan 5 Andorra 3 Ermenistan 1 Monako 1 İzlanda 0 San Marino 0

Linkedin kayıtlarının artmasının da etkisiyle son 13 ayda Avrupa’daki ODTÜ’lü nüfusu %42 artış gösterdi.

Avrupa’daki ODTÜ’lüler; 2017’de Paris’te başlattıkları ODTÜ Mezunları Avrupa Buluşmalarının dördüncüsünü 1-2 Mayıs’ta Amsterdam’da yapacaklar. Linkedin verileri doğruysa Türkiye dahil 50 ülke arasında yalnızca İzlanda ve San Marino’dan hiçbir ODTÜ’lü gelmeyecek. Diğer 46 ülkeden katılımcı çıkması potansiyeli var.

1000’den fazla ODTÜ’lünün bulunduğu 3 ülke; Almanya, İngiltere ve Hollanda. Bunlar dışında 100’den fazla ODTÜ’lünün olduğu 17 ülke daha var: Azerbaycan, İsviçre, Kıbrıs, Rusya, Belçika, İtalya, Fransa, Kazakistan, İsveç, İspanya, Avusturya, Danimarka, Polonya, Finlandiya, İrlanda, Arnavutluk, Norveç.

2018 sonunda Avrupa’da 40’tan fazla ODTÜ’lünün olduğu 25 ülke varken şimdi bu ülkelerdeki en düşük sayı 55; o da en düşük artış gösteren Yunanistan’a ait. Bu 25 ülke içinde; Almanya, Hollanda, İtalya, İsveç, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Ukrayna ve Lüksemburg’taki artışlar %50’nin üzerinde olmuş… 2018 sonunda 20’den az mezunumuzun bulunduğu Kosova, Estonya, Litvanya ve Lihtenştayn’da birkaç katlık artışlar var…

ODTÜ’lülerin Avrupa’daki ülkelere göre dağılımlarını, Linkedin verilerinin güvenilirliği ölçüsünde, yukarıda ortaya koydum… Bu kez de aynı yaklaşımla, 5 Şubat 2020’de çektiğim yeni bir “fotoğraf”ı paylaşıyorum.

Aşağıdaki listede Avrupa’da en çok mezunu bulunan 13 ODTÜ bölümü ile ilgili sayılar var. Batı ve Kuzey Avrupa ile Tüm Avrupa‘daki sayıları iki ayrı sütunda gösterdim. Amsterdam’a yakın olduğunu varsaydığım 17 ülkede 8000’e yaklaşan bir ODTÜ’lü nüfusu varken geri kalan 32 ülkede 2500 dolayında kalıyor. Linkedin kayıtlarında 7800 kişinin göründüğü 17 ülke sırasıyla; Almanya, İngiltere, Hollanda, İsviçre, Belçika, İtalya, Fransa, İsveç, İspanya, Avusturya, Danimarka, Finlandiya, İrlanda, Norveç, Çek Cumhuriyeti, Lüksemburg, Portekiz…

Linkedin kayıtlarına göre ODTÜ’nün bazı bölümlerinin Avrupa’daki mezun sayıları

Tabloda yer alan bölümlerde Batı ve Kuzey Avrupa olarak tanımladığım ülkelerde 6053 kişi bulunuyor. Kalan 1750 kişiyi diğer bölümlerdeki ve bölümü belitilmemiş mezunlarımız oluşturuyor.

Bu tabloda hatalar olabileceğini baştan varsayıyorum, fakat bu tür verilerin yetersiz olduğu koşullarda bize ciddi yaklaşımlar sağladığına da inanıyorum. En çok yanıltıcı olabilecek neden; Linkedin’de güncellenmeden kalmış bilgiler. İkincisi mezunların oluşturduğu çoklu kayıtlar; aynı kişi birden fazla sayılabiliyor. Üçüncüsü, bölümlerin tanımlanmasındaki uyuşmazlıklar, listede yer alan bölümlerde bu tür uyuşmazlıklar çok sınırlı. Fakat Malzeme ve Metalurji Mühendisliği, Gıda Mühendisliği, vb. bazı alanlarda Linkedin farklı sınıflandırmalar yaptığı için mezunlar bazı durumlarda kendilerini tutarlı bir biçimde tanımlayamayabiliyorlar.

Şirketlerle ilgili bilgileri belirlemek biraz daha zor. Fakat Batı ve Kuzey Avrupa’da hangi şirketlerde kaç kişi görüldüğünü aşağıdaki tablo çok kısıtlı ölçüde de olsa tanımlamış olacaktır:

Linkedin’e göre Batı ve Kuzey Avrupa ülkeleri şirketlerindeki ODTÜ mezunu sayıları

Sonuç olarak; 1-2 Mayıs 2020’de Amsterdam’da yapılacak olan 4. ODTÜ Mezunları Avrupa Buluşması‘nın ülkeler ölçeğindeki potansiyelinin yanında şimdi bölümler ölçeğindeki potansiyelini de yaklaşık olarak belirlemiş olduk. Buluşmaya katılmayı düşünenler için artık geriye yolculuk ve konaklama için rezervasyonlarını bir an önce yapmaları kalıyor.

“Kör kuyular”

Önce şunu söylememde yarar var. Çok sevdiğimi düşünmeme karşın edebiyat, sinema, müzik başta olmak üzere sanatın birçok dalından fazla etkilenmeden yaşayıp gidiyorum. Okuduklarımı, izlediklerimi hızla unutup günlük yaşamın hayhuyuna dönüyorum. Böylece onlar da hayhuya karışmış oluyorlar. Dinlediklerimin bazıları, zaman zaman sözleri ya da melodileriyle kafamda yinelenerek bendeki konukluklarını uzattıkları olur. Fakat onları da çabuk unuturum. Şu farkla ki, yeniden karşılaştığımda daha kolay anımsarım. Fakat hepsi bu kadar.

Hasan Ali Toptaş’ı “Bin Hüzünlü Haz” ile tanımıştım. Çok oldu. Öykü neredeyse bende hiçbir iz bırakmadı. Okurken güzel geldiğini anımsıyorum. Cümleleri oluşturan sözcüklerin seçiminden çok etkilendiğimi bir de. Kitabı kaldırıp koyduğum yeri de anımsamıyorum.

Bir gün Alev’in önerisiyle Toptaş’ın yazdığı bir çocuk kitabını almıştım. Onu da, ele aldığı olguları bilimsel olarak tutarlılıkla sunamadığı düşüncesiyle kapattığımı anımsıyorum. Öyle kaldı.

Sonra “kör kuyular”ın haberini gördüm ve Toptaş’la yapılan bir söyleşiden etkilenerek internet kitapçılarından birinden “Beni Kör Kuyularda”nın siparişimi verdim. Kitaplar geldiğinde Hasan Ali Toptaş’ın kitabının kapağındaki bir reklam cümlesiyle irkildim. Dedim ki “Frankfurter Allgemeine Zeitung da Zaytung herhalde!”

“Sadece Hasan Ali Toptaş okumak için bile Türkçe öğrenmeye değer.” Yani, diyelim biri bu cümleyi etti; artık niyeti her neyse… Fakat kendi içinde tutarlı bir insan bu cümleyi kitabının kapağına nasıl koyar diye dertlendim. Dilin de önüne geçmeyi üstlenen birini nereye koyacağımı şaşırdım. Bu büyük üstlenimin karşılığını biraz daha yakından görmek için okuma önceliğini de bu kitaba vermiştim. Okudum. Bende “Zeitung” gölgesi altında oluştuğuna inandığım etkisi şu oldu: “Okudunuz, gördünüz; bir göztaşının peşine basit kitlesel eğilimleri fazla yorumlamadan eklediğinizde bile insanları etkileyebilirsiniz” demiş bize…

Ben, okuma gerekçemin farklı olduğunu varsayarak, ‘yemediğimi’ düşünüyordum. Fakat gördüm ki sizi de beni de “göztaşı meraklıları” arasına katmış. Bundan sonra yazmasa da olur…