“Sorunun değil, çözümün parçası ol” boş sözü

Bu kavram insanda olumlu duygular oluşturan bir kavramdır. Fakat bir yönüyle anlamsız, bazı yönleriyle de yanıltıcı bir kavramdır. En iyisinden “elini taşın altına koymak”ın başka türlüsü olarak olumlanabilir.

Biraz çözümlemeye çalışalım. Sorunun parçası olmak ne demektir? Sorundan yana olmak, sorun yaratmak istemek olabilir mi? Umarım bu değildir; çünkü sorun yaratmak istemek niyetle ilgili bir şeydir. Niyeti sorun yaratmak olana bu sözü söylemek temelde anlamsızdır. En iyimser olasılıkla, niyeti açığa çıkarmak için kullanılabilir. Bu konuda da ne kadar yeterlidir, bilemem.

“Araştırılıp öğrenilmesi, düşünülüp çözümlenmesi, bir sonuca bağlanması gereken durum”un* parçası değilseniz aslında sizin için sorun da yoktur. Sorun başkası için geçerli olsa bile araştırıp öğrenme, düşünüp çözme, bir sonuca bağlama gereği duyduğunuzda o işin (sorunun) bir parçası olmaz mısınız? Yani aslında sorun ve çözüm birbirlerini dışaran değil içeren kavramlardır. Çözüm kaygısı, çözüm arayışı, çözüm beklentisi yoksa sorun da yoktur. Çözüm için devreye girdiğiniz anda sorunla yüz yüzesinizdir; çözüme eriştiğinizde de çözümle… Eğer bu yüz yüzeliği, karşılaşmayı; karşı karşıya olduğunuzun parçası olmak olarak görüyorsanız çözümün parçası olduğunuz kadar sorunun da parçası olmuş oluyorsunuz. Bu durumda da “sorunun değil, çözümün parçası olma”yı seçme şansınız yoktur. Fakat bunu seçtiğinize inanmak size iyi geliyorsa karar sizin…

Buraya kadarı işin kavramsal düzeydeki karşılığıdır. Bunun bir de politik karşılığı vardır. Düzenin sürmesinden yararı olanlar ya da yararı olduğuna inananlar bu tür düzmece ya da boş kavramlaştırmaları severler. “Sorun neredeyse düzeltelim; bu iyileştirmeleri ne kadar çok yaparsak o kadar iyi bir duruma geliriz”in propagandasını çok değişik biçimler altında yaparlar. “Sorunun değil, çözümün parçası ol” yaklaşımı da bu propaganda araçlarından biridir. Sonuçta, “şikayet eden, sızlanan biri olacağına, işin bir tarafından tut, kardeşim”in güzel bir anlatımını oluşturduğuna inandıkları bu deyimden yararlanmaya çalışırlar… Değişmez olarak sunulanları denklemden çıkarmayı ya da değişken olabileceklerini gözetecek paradigma değişikliklerini engellemedikçe, günlük yaşamımızı iyileştirecek adımları atmaktan geri durmak çok anlamlı değildir. O nedenle, iyileştirmeci yaklaşımlarla birlikte yol almaya rıza gösterebiliriz. Fakat iletişimi bozan, anlam dünyamızı zayıflatan, kavramların içinin boşalmasına yol açan yaklaşımlara karşı kayıtsız kalmamalı, bunlara izin vermemeliyiz. Çünkü, sınıfsız toplumu olanaklı kılacak istenç; büyük ölçüde, anlam dünyamızın iç tutarlılığıyla biçimlenecektir…

* “sorun”un Güncel Türkçe Sözlük’teki karşılığı (https://sozluk.gov.tr/)

Eğitim “uzaktan”laşınca mezuna da iş düşer mi?

Baraka’nın son sayısında Prof. Dr. Soner Yıldırım “Müzik değişince dans da değişir” diyen bir Afrika atasözünü başlık yaptığı yazısında Uzaktan Eğitim konusunda yaşanan sorunlarla ilgili bilimsel çalışmalardan bazı özetler yaptıktan sonra somut önerilerde bulunmuştu. Derli toplu ve önemli noktalara parmak basan yazı duyarsız kalınacak gibi değildi. İlk iş olarak başkalarının da okuması olasılığını artırmak için, ODTÜ mezunlarının bulunduğu ortamlarda, yaygın bir biçimde paylaşmaya çalıştım.

Soner Hoca önerilerinden ikisinde mezunları da anıyordu. Önerilerden biri şuydu:  

“4. Özellikle 100+ öğrenci ile kalabalık sınıflarda yapılan derslerde tek bir öğretim elemanı ile başarılı öğretim yapmak da gerçekçi değildir. Bu tür derslerde öğrenciler ile resitasyon (recitation) yapabilecek, onların sorularına anında cevap verebilecek ek öğretim elemanlarının bu derslere eklenmesi gerekir. Yeterli asistan desteği olmayan bölümlerde bu görev üst sınıflardan, yüksek lisans ya da doktora yapan öğrenciler arasından seçilmiş nitelikli ve istekli “tutor”larla başarılabilir. Hatta alanında başarılı olmuş gönüllü mezunlar da buna destek olabilirler. Bu tür öğrenme toplulukları öğrencilerin derslere katılımını ve başarısını çok artıracaktır.”

Bu öneriye can katacak daha somut ne yapılabilir diye düşündüm: 

  • Mezunlar kendi yapabilecekleri üzerine düşünürler
  • Mezun örgütleri bu konuda neler yapabileceklerini gözden geçirirler
  • Bölüm yöneticileri bu konuda özendirici olacak bazı yaklaşımlar geliştirirler
  • Öğretim elemanları mezunların yararlı olabileceği durumları belirlemeye çalışırlar

Bunlar, yaklaşık olarak, eşzamanlı bir biçimde gerçekleşirse bu durum “yeni üniversite” için bir kazanca dönüşebilir miydi?

Anladığım kadarıyla, Soner Hoca kısa yazısına bazı ipuçları da sıkıştırmıştı. Bu önerinin son cümlesinde geçen “Bu tür öğrenme toplulukları” bu ipuçlarından biriydi sanırım. Yani, uzaktan eğitimde; dersleri -katkı sağlayabilecek farklı unsurlardan da yararlanarak- “öğrenme toplulukları” ile destekleyebiliriz. 

Bu düşünceyi ODTÜ mezunlarının yaygın olarak bulunduğu ortamlarda ciddi bir biçimde tartışmak -becerilebilirse- yararlı olabilir.

Deneyip görelim!

342 ve 200 kişinin ayrı ayrı önemi!

Bir örgüt varlık nedeni ile bağlantısını koruduğu ölçüde tutarlı ve kararlı olur; buna bağlı olarak da gelişimini sürdürebilir.

Konuyu ODTÜMİST’in bağış kampanyası bağlamında değerlendirmeye çalışacağım.

ODTÜMİST 8 Kasım’da yaklaşık 3500 kişiyi seferber ettiği “Bir Günde Dünyayı Koş”mak etkinliğini ODTÜ öğrencileri için burs bağışına ilgiyi çekmek için yaptı. Dünyanın çevresini dolanamamış olsalar da buna çok yakın olan Venüs’ün ekvatoryal çevresini aşan bir katılımın sağlanması çok büyük bir başarıydı. Şimdi önemli olan bu etkinliğin sonuçlarının toplanacak burs bağışı tutarına* yansıması…

Burs Çalışma Grubu “2015-2020 Burs İstatistiklerini” yayınladı. Bu istatistiklere bakıldığında ODTÜMİST’in yaklaşık 1750 üyesinden 524’ünün düzenli bağış yaptığı görülüyor. Yani üyelerin ancak üçte birinden azı ODTÜ öğrencilerine burs konusunu destekleme durumundalar… Üye olmayıp da düzenli bağışı yapan 342 kişi arasındaki ODTÜ mezunlarının sayısının önemli olduğunu düşünüyorum, fakat istatistikler bu konuda ipucu vermiyorlar. ODTÜMİST’e karşı duyarlılığı olan herkesin bu konumdaki mezunlardan öğrenmesi gereken çok şey olduğuna inanıyorum. En baştaki cümleyi kurma nedenlerimden biri işte bu 342 kişinin dağılımıyla ilgili. Ne kadar çoğu ODTÜ mezunu ise o kadar önemli bir sorundur.

İstatistiklere göre düzenli bağışçılar içinde aylık 50 TL’nin altında bağış yapanların sayısının 113 kişi olduğunu hesaplayabiliyoruz. Bu basit bilgi bize şunu gösteriyor: Küçük bağışların değeri anlatılamamış; çok kişinin sağlayacağı “küçük ve düzenli bağış”ın önemi üzerinden yeterli bir çalışma yürütülmemiş. Üye olmayanlarla birlikte düşünülürse bu 113 kişi arasındaki ODTÜMİST üyesi sayısı 100’den pek fazla değil gibi görünüyor. Bu da gösteriyor ki ayda 20-50 TL arasında bağış yapacak 200 dolayında ODTÜMİST üyesi bulmak çok somut ve pratik bir görevdir. Bu basit hedef 12 öğrencinin her ay 580 TL destek alması anlamına gelecektir. Bu 12 öğrencinin her birindeki potansiyeli düşündüğünüzde 20-50 TLlik bir desteğin değerinin ölçülemez olduğu ortaya çıkar.

Şu anda düzenli bağışçı olmayan 1226 kişinin içinden ayda 20-50 TL verebilecek bu 200 kişiyi çıkaracak bir çalışmayı önemsemek gerekir. En baştaki cümleyi kurmamın ikinci nedeni de budur: Madem ki “Mezunların ODTÜ ile bağının sürmesine aracılık ederken aynı zamanda ODTÜ öğrencilerine katkı sunmalarını sağlamak” gibi bir amacın var; bu durumda bu amacı benimsediği için üye olmuş mezunlarının katkılarını sağlayacak düzenlemeleri de gerçekleştirmelisin!

Öte yandan bu, şu da demek: ODTÜMİST üyesi olmakla ODTÜ öğrencilerine katkı sunmayı da benimsemiş olduğunu unutmadan “bunun zamanının gelip gelmediğini, bunun için nasıl bir yol** izlemek ya da geliştirmek” gerektiğini tartmak da üyenin sorumlulukları arasındadır.

#1GündeDünyayıKoş

*Hedef olarak belirtilen tutara yaklaşmak ve aşmak çok önemli olabilir, fakat konuyu kurumsal ve örgütsel boyutta değerlendirince üye katılımının boyutu da önemli olduğundan kampanyanın bu yönüne ağırlık veren bir yaklaşımı izlemeye çalışacağım.

**ODTÜ öğrencilerine katkı sunmanın tek yolu tabii ki burs için bağış vermek değildir. Mezun, deneyim ve birikimlerinden bir biçimde yararlanılmasını sağlayarak da bunu yapabilir. Başka yollar da bulunabilir fakat bunun için bu aşamada en iyi araç mentorluk gibi görünüyor. Bu konuda Mentorluk Çalışma Grubu ile iletişim içinde olmak yararlı olabilir.

İstanbul’dan Geçen Enlemin Uzunluğu

ODTÜMİST Maraton Çalışma Grubu; ODTÜ öğrencilerine verilen burs için bağış toplanmasına ilgiyi çekmek üzere “Dünyanın çevresini bir günde koşalım” diye bir etkinliğe girişti. 40.000 kilometreyi -yeterince çok ODTÜlüyü ve diğer destekçileri harekete geçirerek- tamamlamayı hedefledi. Bu hesap ortalama 10 kilometre koşacak ya da yürüyecek katılımcılardan 4000 kişiyi gerektiriyordu; ortalama, 8 kilometreye düşerse 5000 kişiyi…

Bugüne kadar 1000’den fazla kişinin harekete geçebildiği etkinlik olmadığı için çok iddialı bir hedef olarak görüldü. Nitekim, bu sayılara “mezunlar günleri”nde bile ulaşılamıyordu.

Katılımcı sayısı 1700’e yaklaşmışken üstlenilen mesafe de 17.400 km’yi geçti. Yani, şu anda ortalama hala 10 km’nin üzerinde. Fakat ilk katılanlarla sonradan katılanlar arasında koşu-yürüyüş deneyimleri farklı olduğundan sanırım, başlangıçta 11 km dolayında olan ortalama, şimdilerde 10,5 km’nin altına düştü. 40.000 km’yi tamamlarsak büyük olasılıkla 9 km’ye kadar düşecek diye düşünüyorum. Bu da son iki haftada 2500’den fazla katılımcıyı gerektiriyor. Zor tabii, fakat olmasını sağlayacak özendiricilerin ortaya çıkabileceğini umuyorum. 

Şöyle ki; 40.000 hedefi çok uzak iken “ben de katılayım” düşüncesi de uzak oluyor. Fakat, her katılımcının bir kişiyi daha katılmaya ikna etmesiyle 30.000’in geçilebileceğini düşünmek şunun kapısını açıyor: Artık, katılımcılar da başkalarını davet etmek için daha istekli olabilirler… Üstelik duyulurluğun artması da daha yüksek olasılık.

Bu isteklilik ve duyulurluk -2500 katılımcıda 25.000’e yakın bir kilometreye ulaşılırsa- biraz daha artma potansiyeli taşır… Yani Kasım’ın ilk günü bu noktaya da gelinirse 40.000’i tamamlamak da olanaklı hale gelecektir.

Bunlar tabii ki iyimser hesaplar… Gerçekleştiğinde, bu yıl öğrenciler için toplanacak burs bağışına ilgiyi yoğunlaştırmış olacağı için, herkes de büyük ölçüde mutlu olacak. Fakat, bu saatten sonra,  kötü olasılıkta bile 2000 kişinin altında kalmayacağımız artık görülüyor. Bu sonuç bile azımsanacak bir başarı değil. Çünkü dünyanın 70’ten fazla ülkesinde, 300’den fazla kentte 2000 insanın aynı günde -Salgının yarattığı sıkıntıları da aşarak- aynı amaç için koşuyor ya da yürüyor olması öyle azımsanacak bir şey değildir.

Çalışma Grubu 40.000’i hedeflemiş ama 40.000 km Dünya’nın çevresinin ekvatordaki uzunluğudur. Diyelim 40.000 km’yi karşılayamadık, bu durumda “Hiç olmazsa İstanbul’un bulunduğu 41 derece enlemindeki turu tamamlayabildik” diyebilmeyi istersek katılımcıların toplamda kaç kilometreyi üstlenmeleri gerekir?

Yani; özet soru şu: İstanbul’dan geçen enlemin uzunluğu nedir?

Hala kayıt olmadıysanız -soruyla ilgilenmeseniz bile- https://fonzip.com/odtumist/form/bir-gunde-dunyayi-kos adresini kullanarak kaydınızı yapabilirsiniz… Katılırsanız belki bu soru gereksiz hale de gelebilir…

9’ar günü arayla…

Ayrıntılar için: https://odtumist.org/bir-gunde-dunyayi-kos/

Sayısal Ortamlarla Mesafe

Toplumsal ortamları daha fazla ve daha etkili değerlendirebilmek için “sosyal medya” olarak kodlanan sayısal ortamlarla olan mesafenin iyi ayarlanması gerekiyor. Fakat insan bu; akıntıya kapılıp gidiyor. Yıllar öncesinden bu günce ile herşeyi dengeleyebilirim diye düşünüp yola çıkmıştım; bir türlü beceremedim. Artık zamanının geldiğini düşünüyorum. Tabii ki geçti bile zamanı, olsun; şimdi yapabiliyorsam demek ki “gelmiş”!

Sayısal ortamların sağladığı yararların kör ve sağır bir iletişimle kısıtlanmış olması aslında sırf zarar. Sayısal ortamların, kullanmayı seçtiklerimiz dışında çok fazla yeteneği var. Dar zamanımı o yeteneklerden yararlanma yönünde kullanmayı seçeceğim. Hemen yapamam fakat Whatsapp “grup”larından başlayarak “sosyal medya” ile olan mesafemi giderek arttıracağım.

Buraya kadar “sosyal medya”nın aslında bir yalan olduğu çağrışımını yaratmış olduğuma inanıyorum. Zamanla bunu daha iyi anlatırım da… Gerçi benim ayrıca yapmama gerek olmayabilir de; çünkü bunu değişik biçimlerde anlatanlar var zaten. “Ten Arguments for Deleting Your Social Media Accounts Right Now” bunlardan biri… Belli mi olur belki ben başka bir şeyleri öne çıkarmış olurum. Aralarda deneyeceğim.

Özeti şu: “Sosyal medya ile mesafe” günümüzde çok önem verilen “sosyal mesafe” kadar önemli… Olması gereken: Sayısal ortamları doğru kullanmak!

Nature Index, Türkiye ve ODTÜ

Bağımsız bir uzmanlar grubu tarafından belirlenmiş saygın 82 bilim dergisinde yayımlanan makalelerin ülke ve kurumlar temelinde değerlendirildiği Nature Index 2020 listesinde Türkiye’de ilk 100’e 86 kuruluş girdi 🙂

Bu kuruluşların listesini görmek için: https://www.natureindex.com/annual-tables/2020/institution/all/all/countries-Turkey

Türkiye, ülkeler sıralamasında 179 ülke arasında, makalelerdeki payı açısından, 39. sırada bulunurken ilk 10 ülke şöyle sıralandı:

  • ABD     20081,59
  • Çin    13281,76
  • Almanya    4502,09
  • İngiltere    3772,11
  • Japonya    2990,85
  • Fransa    2191,53
  • Kanada    1603,87
  • İsviçre    1485,99
  • Güney Kore    1417,38
  • Avustralya    1248,63

Ülkeler sıralamasını görmek için: https://www.natureindex.com/country-outputs/generate/All/global/All/score

Türkiye’nin payı 65,3 ile son sıradaki Tonga’dan 65,30 büyük iken ilk sıradaki ABD’den 20.016,28 daha küçük olduğu görülüyor.

Türkiye’nin 65,30’luk payının yaklaşık 27’si Bilkent ve İTÜ’den gelirken ODTÜ’nün 65,30’a en fazla 3,59’luk bir katkı yaptığı görülüyor.

Öğretim elemanlarının YÖK’ün yönlendirmesiyle makale yayımlama hedefli yaşamlarına karşın Türkiye’de ilk 500’e girebilen üniversite yok. İlk 500 üniversitenin listesine şu adresten erişebilirsiniz: https://www.natureindex.com/annual-tables/2020/institution/academic/all

Yalnız Türkiye’deki üniversitelere bakıldığında ise 2019 verilerine göre 5. sırada yer alan ODTÜ; makalelerdeki payı düşme eğiliminde olanlar arasında görülüyor. 

Belirtilen üniversitelerin son 5 yılda makalelerdeki pay değerleri

ODTÜ’nün 2019 değerlendirmesine kaynaklık eden verilerine https://www.natureindex.com/institution-outputs/turkey/middle-east-technical-university-metu/513906cd34d6b65e6a000d88 sayfası üzerinden erişilebiliyor.

Bireysel el emeğine saygı

Eşyanın Dilinden Anlamak – Shop Class as Soulcraft: An inquiry into the value of work
Matthew B. Crawford

Kitap aslında el emeğine vurgu yapan, tutkuyla yapılıp ustalığa ulaşılan iş türlerini teorik olarak desteklemeyi gözeten bir güzelleme… Türkçe başlığı beni yanıltmıştı. Söz konusu olan eşya değil: Bireysel el emeği… Nitekim çeviriyi yapan Banu Karakaş Türkçesine duyduğu güvenle kendi algısını temel alarak özgür bir çeviri yapmış gibi görünüyor.

Matthew, okuyacağı kadar okumuş, doktorasını da yaptıktan sonra motosiklet tamirciliğine başlamış. Zaten, geçmişinde, otomobillere düşkünlüğü nedeniyle, hep birtakım işlerde çalışıp çıraklık etmişliği var. Bir işi, iş olduğu için değil, yalnızca müşterisine bir çözüm üretmek için de değil, kendini vicdani olarak da tatmin etme duygusuyla yapmanın farkını yansıtmaya çalışmış kitabında. Eğitim sisteminin; çarkından geçirdiklerine geçimini sağlama yeterliliği oluşturmaması nedeniyle el emeğini değerlendirmek isteyenleri erkenden uyarmış olmaya da yarayabilecek bu kitap Aristoteles’ten Heidegger’e çok sayıda felsefe ve bilim insanını tanıklığa çağırdığı için tamamen bir deneyim kitabı da sayılmaz; yine de çok sayıda ve güzel örnekleri de var. 

Otomobil ve motosiklet tutkusuna bakınca hiçbir yakınlık kuramadığım Matthew ile siyasete yaklaşım konusunda da yeterince uzak olduğum anlaşıldı. Fakat Taylor eleştirisi dahil, gündemine aldığı beyaz yakalı yaşam ve tüketicilik eleştirileriyle hoşça zaman geçirdiğimi düşünüyorum.

Matthew satır aralarına serpiştirdikleriyle ilerlemeci-cumhuriyetçisinden demokratına Amerikalıların ezici çoğunluğunun ezbere anti komünistler olduklarının kendi cephesindeki kanıtı olduğunu ortaya koyup durdu.

Yaşamak – Yu Hua üzerine

“Okuyoruz Hocam”daki kışkırtmalar; “Yaşamak”ı okuma listeme almama neden olmuştu. Korona günlerine denk düştü; okudum.

Kitabın başında Yu Hua ve Yaşamak ile ilgili notlar var. 1993’te yayımlanan kitabın Çin’de hemen yasaklandığını öğreniyoruz. Kitabı okuyunca anladığım o ki; Yu Hua’nın önünü açan ve ününü sağlayan karar da işte bu yasak… Çinli bir yönetmen kitabı hemen sinemaya uyarlıyor ve 1994’te Cannes Film Festivali’nde büyük ödülü alıyor. You Hua’nın bu kitabını çok beğendim fakat diğer kitaplarını okumayı düşünmüyorum. Çünkü, “Batı”nın yemlediği bu tür unsurların daha sonrasında “normal”lerini sürdürebilme şansı bulabileceklerini sanmıyorum. Artık ortada bir sipariş var, yeni ürünleri bu siparişin isterleri belirleyecektir.

Dediğim gibi; romanı beğendim. Çin Devrimi çok arka planda kullanmış. Fakat bir türlü tanıyamadığımız Çin ile ilgili bazı bilgiler edinmek isteyenler için verilen ipuçlarına çok fazla anlamlar yüklenmeye çalışıldığını düşünüyorum. Nitekim talihsiz yasak kararını koyanlar da aynı hatalı yaklaşımdan yola çıkmış olabilirler diye düşünüyorum.

Kitabı okumayı düşünenlerin heyecanlarını eksiltmemek için tekil örnekler üzerinde durmayıp genelleyerek açıklamaya çalışacağım. Kitabı okurken; nüfusu milyara yakın bir ülkede; içinde 2. Dünya savaşındaki Japon İstilasını da barındıran 1927-1949 arasındaki İç Savaşı yaşadıktan sonra kurulmuş bir Halk Cumhuriyetinin 10. yılından sonra doğmuş bir köy çocuğunun anılarından esinlenen bir kurguda bulunduğunuzu unutmamamız gerekiyor. Yoksulluk zeminin ne kadar güçlü olduğu romanın kahramanı Fugui’nin gençliğindeki zenginlik dönemlerinden anlaşılıyor. Fakat biz yoksullukla Fugui’nin “Kültür Devrimi”ne denk gelen yoksulluk günlerinde daha çıplak bir biçimde karşılaşıyoruz. Bu dönemde Çin Devriminin kılcal damarları üzerinden erişmeye çalıştığı en küçük birim olan bu köyde onlarca farklı değerlendirme olasılığından biri Fugui aracılığı ile bize ulaştırılıyordu. Yu Hua’nın romana yerleştirdiği ve olumsuz algıya neden olan örneklerin hepsinin arkaplanında bir iyiniyet ve samimiyet bulunduğunu da hissettirmekten geri durmamış olduğunu görüyorum. Bu tutum bir yanıyla kitabı nedeniyle bir sorun yaşamamayı düşünmekten kaynaklanıyor da olabilir tabii ki. Fakat, örnekler sonuçta radikal kuruluş dönemlerinde yaşanması olasılığı çok yüksek sorunlara değinmeler olarak görülebilirdi.

Toplama baktığımda şunu görüyorum: Bu kitabı yasaklayan kurum sayesinde okuduğum “Yaşamak”; edebiyattan hoşlanan bazı Çinliler arasında hoş bir “Kültür Devrimi” eleştirisi olarak kalabilirdi. Yu Hua da birkaç güzel kitap daha yazabilirdi. Yasakçılar, kitabın daha fazla yaygınlaşmasına neden oldukları gibi, Çin Devriminin zayıflıkları üzerinden geçimini sağlayacak bir kaynak daha üretmiş oldular. Böylece sığ anti-komünist eleştirilerden esinlenmeye elverişli entellektüel kesimlere de fırsat sağlamış oldular.

Kişisel olarak, bu kitabı okumuş olduğum için yasakçılara teşekkür etmem gerekebilir, fakat yüzeysel eleştiriler için yarattıkları fırsatların verdiği zararı benim kapatabilme şansımın olmadığını biliyorum. Romandaki eleştirel yanların ne kadar zayıf ve önemsiz konular olduğunu belki de “Yaşamak”tan bağımsız olarak başka yazılarda yapmak gerekebilir.

Independent Türkçe ha!

independentturkish.com adresli bir haberi okuyunca ilgimi çekti. “Bağımsız Türkçe” demiyordur herhalde diye düşündüm; belki “bağımsız Türk”dür dedim: The Independent”ın Türkçesi çıktı. 

Basındaki gelişmeleri yakından izlemeyince böyle şeylerin farkına varmıyorsunuz. Ulusal yayınlarda küreselleşme doğrultusunda hızlı bir gelişme var. BBC bu işlerin eskilerindendir. 2. Dünya Savaşı yıllarında kurulan VOA’nın zaten işi buydu. Almanlar DW’yi daha etkin kullanmaya çalışıyor. Basın çevresi bu işleri daha iyi anlatabilir. 

Ben Independent Türkçe’ye 10 dakika ayırınca şunları gördüm. Independent Türkçe’yi; Arapça, Farsça ve Urducasını da üstlenmiş olan Media Arabia diye bir kurum yayınlıyor. Media Arabia da Saudi Research and Marketing Group’a (SRMG) ait. Sahibi, Suudi Arabistan Kültür Bakanı da olan Suudi Prenslerinden biri… 

Bunları 2018 yazındaki Guardian’ın haberinden öğreniyorsunuz. İçeriğin neredeyse tamamının Londra, İslamabad, İstanbul ve New York’ta bulunan SRMG gazetecileri tarafından üretildiğini ve Riyad ile Dubai’deki operasyon personeli tarafından da desteklendiklerini anlıyorsunuz.

Dünya basınının ne durumda olduğunun farkında olmak iyidir. Dünya hakkındaki yargılarımızı dünya hakkındaki bilgilerimize dayanarak üretiyoruz. Dünya hakkındaki bilgilerimiz de bize bu medya araçları üzerinden geliyor. O kadar çok güncel bilgi var ki; bu medya araçları; bilmemizi istediklerini bizimle paylaştıklarında bile çok önemli bir yanılsamaya yol açabilirler. Fazladan; nasıl bilmemiz gerektiğini yönetmeyi de çok iyi öğrendiler.

Yani durum “Oooo! Independent’ın Türkçesi!” durumu değil… 

İstanbul’da Kaç Büyükşehir Var?

21 Mart 2020’de 65 yaş ve üstü ile kronik rahatsızlığı olanlara sokağa çıkma yasağı getirildi (1).

4 Nisan 2020’de de 30 büyükşehir için Corona virüsü salgını nedeniyle giriş – çıkış yasağı getirildi ve 01.01.2000 tarihinden sonra doğan vatandaşların sokağa çıkmaları sınırlandırıldı (2).

3 Nisan’da büyükşehirlerdeki vaka sayılarına bakarsak şunu görürüz (3):

BüyükşehirVaka sayısıNüfusTehdit
Büyüklüğü
Adana2412.237.94010,8
Ankara8605.639.07615,3
Antalya1022.511.7004,1
Aydın201.110.9721,8
Balıkesir1061.228.6208,6
Bursa2593.056.1208,5
Denizli861.037.2088,3
Diyarbakır461.756.3532,6
Erzurum78762.06210,2
Eskişehir118887.47513,3
Gaziantep492.069.3642,4
Hatay321.628.8942,0
İstanbul12.23115.519.26778,8
İzmir1.1054.367.25125,3
Kahramanmaraş281.154.1022,4
Kayseri1301.407.4099,2
Kocaeli5001.953.03525,6
Konya6012.232.37426,9
Malatya66800.1658,2
Manisa1001.440.6116,9
Mardin51838.7786,1
Mersin171.840.4250,9
Muğla46983.1424,7
Ordu88754.19811,7
Sakarya3371.029.65032,7
Samsun1671.348.54212,4
Şanlıurfa182.073.6140,9
Tekirdağ1211.055.41211,5
Trabzon87808.97410,8
Van241.136.7572,1
29 Büyükşehir5.48349.150.22311,2
30 büyükşehirin yer aldığı bu tablonun son toplamında yalnızca 29 büyükşehir gözetilmiş, İstanbul dahil edilmemiştir.

Bu kararlar sayesinde örneğin Bursa (259) ile Balıkesir (106) aralarındaki geçişler ve bu kentlere gelecek ve ayrılacak olanların engellenmesiyle salgının yayılmasının önüne geçilmiş oluyor. Aynı şey Samsun (167) ile Ordu (88) için olduğu gibi Gaziantep (49), Urfa (18), Diyarbakır (46), Mardin (51) için de geçerli. Bu illerin yanında parantez içinde gösterilen sayılar bu illere giriş çıkışın yasaklandığının öncesinde belirlenen COVID-19 vakalarının sayısını göstermektedir.

Peki ya İstanbul (12.231) ne olacak? O da dışarıyla bağlantısını kesince Türkiye’deki toplam vakaların yaklaşık %56’sını barındırıyor olmasına rağmen kendi içindeki tüm geçişlere açık biçimde salgının yayılmasına karşı nasıl korunacak?

Düşünün Ordu ile Samsun’da yaşayanların COVID-19’u birbirlerine bulaştırmasını engellemeyi sağlarken Kadıköy’le Maltepe arasında 20-65 yaş arasındaki insanlar vızır vızır işlerine, alışverişlerine gidip gelecek; biz de onlardan sosyal mesafeye uymalarını, eve gidince de ellerini en az 20 saniye sabunla yıkamalarını isteyeceğiz. Aynı şey İstanbul’un bütün ilçeleri için geçerli. İstanbul’da Ordu ölçeğinde 20 tane büyükşehir varken belirlenmiş en yüksek COVID-19 vakasına sahip İstanbul’u büyükşehirlerden yalnızca biri olarak görüp davranmanın hesap-kitapla, akıl ve mantıkla açıklanabilir bir yanı yoktur.

Yukarıdaki tablonun son sütunu; testin çok sınırlı ölçülerde yapılması nedeniyle, belirlenen vakaları; belirlenemeyenler için de bir ölçü olarak varsaymaktadır ve 100.000 kişideki vaka sayısını göstermektedir. Bu durumda da İstanbul’daki tehdit ölçeği diğer büyükşehirlerin ortalamasından 7 kat daha büyüktür.

4 Nisan 2020’de alınan büyükşehirlere giriş-çıkış yasağı kararında bu kadar basit gerçeklerin gözardı edilmesi hızla giderilmeli ve İstanbul için özel önlemlerin alınması sağlanmalıdır.

(1) https://www.icisleri.gov.tr/65-yas-ve-ustu-ile-kronik-rahatsizligi-olanlara-sokaga-cikma-yasagi-genelgesi

(2) https://www.icisleri.gov.tr/sehir-giriscikis-tebirleri-ve-yas-sinirlamasi

(3) https://tr.euronews.com/2020/04/02/turkiye-de-covid-19-salgini-son-24-saatte-neler-oldu